SIRADIŞI GAZETECİ'NİN HATIRALARI ...
Kahraman Şerif'le Söyleşi
— İlköğretimden itibaren hayatınıza giren birçok isim sizi tanımaktan mutlu olmuştur. Onlar için alışılmamış bir arkadaş olmuşsunuzdur. Arkadaşlarınızla hala görüşebiliyor musunuz?
Çoğ uyla yollarımız ayrıldı ama bazılarıyla görüşmeye devam ediyorum. Malum, insan kendi işi ve ailesiyle meşgul olunca bazı şeyleri ihmal ediyor. Eski arkadaşları arama gibi bir istek duymadım pek. Bazen sürpriz şekilde onlar beni buluyor.
— Yaşamınıza bakıldığında öne çıkan bir tarafınız var: Zora katlanamıyorsunuz… İşin kolayını bulup ona doğru gittiğiniz yönde bir kanı oluşuyor insanlarda. Katılıyor musunuz?
Sanırım biraz tembelim, biraz da çocukluğumda el bebek gül bebek büyütülmüşüm. Annemin anlattığına göre babam onunla kavga etmiş. Ben de, “Tüpür tüpür (süpür süpür) de baba seni çook sevsin.” demişim. Daha o zamandan işin kolayını bulma konusunda çalışmalara başlamışım. Hattâ annemi çok üzüyorum diye babam kulağımı çekmiş. Annem de babama o kadar kızmış ki tek başına Almanya’ya gitmiş. Beni dedem ve nineme bırakmışlar. Arkasından babam da gitmiş. Ninemler beni o kadar severdi ki hatırlarım, bir iş olsa, “O erkek, yapamaz.” derlerdi. Hâlâ evde mesela bir musluk tamiri gerekse yapamam. Ütü, çamaşır, yemek yapmayı pek bilemem. Sadece bulaşık yıkarım.
— Gerek kişiliğiniz gerekse yaşadıklarınız sizi biraz farklı kılıyor. Her gittiği yerden komik bir haberle dönebiliyorsunuz. Yani komikliklerin kahramanı oluyorsunuz. Siz kendinizi alışılmamış, sıra dışı buluyor musunuz?
Derler ya, evin danası öküz olmaz diye. Ben de kendimi pek farklı bulmuyorum aslında. Bunun yanında, tanımadığım biriyle canım isterse beş dakikada diyalog kurup konuşabilirim. Elbette çok konuşunca pot kırma ihtimali de artıyor. Mesela bir gün hastanedeyim, eşim doğum yapacak. Yanımdaki beyefendiyle sohbet etmek amacıyla, “Hayrola, ne işiniz var burada?” dedim. O da, “Sana ne?” dedi. Bir yakınının daha sonra anlattığına göre o da doğum için oradaymış ve burnundan soluyormuş. Başka zaman bir camiye giriyorum mesela. Çıkışta şeklini unutup bulamadığım için bütün cemaatin çıkıp benim ayakkabımın tek kalmasını bekliyorum. Yanınızda iş arkadaşlarınız olunca, bu durum daha da komik bir hale geliyor ve Nasrettin Hoca fıkrası gibi anlatılıyor. Hattâ bazı olaylar, ilgisi olmasa da bana maledilebiliyor.
— Şimdi, mesleğin sonlarına doğru gelirken kıdemli bir gazetecisiniz.. memnun musunuz? Keşke başka bir meslek seçseydim diyor musunuz?
Demiyorum, çünkü mesleğimi seviyorum. Aslında bu kadar güzel bir meslek olduğunu bilseydim, üniversite sınavında ilk tercihe yazardım. Gazeteci olmasaydım, veteriner olurdum sanırım. Neden derseniz, küçüklükten beri karıncalara merakım vardı, incelerdim uzun uzun. Yuvalarının başından kalkmazdım. Ekmek parçaları verir, taşıyamayınca gidip arkadaşlarını yardıma çağırışlarını, sonra birlikte taşıyışlarını seyrederdim. Bir defasında mantar tabancasını yuvaya doğru patlattığımda, bütün karıncaların yumurtalarıyla birlikte dışarı çıkışını gözlemiştim. Karınca deyip geçmemek lazım, onlardan alacak çok ders var.
— Başınızdan geçen her bir olay için, “İnsan düşünse bunu yapamaz.” deniyor. Bütün bunları normal mi görüyor musunuz? Yaşadıklarınıza zaman zaman siz de gülüyor musunuz?
Evet, gülüyorum. Normal görmeye çalışıyorum aslında, çünkü asıl amacım sonuçla örtüşmüyor. Halkımız benim gibi girişken ve meraklı tiplere pek alışkın değil. Gözlemlerime göre içine çok kapalı. Laf atarsanız konuşur genellikle. Bu yüzden arabuluculuk yaptığım çok olmuş, hattâ çekingen bir arkadaş için tanımadığım bir kıza gidip onun kendisini sevdiğini söylemişimdir. Gazeteciliğin bana kazandırdığı kendine güven olsa gerek, zira âşık olduğum lise ve üniversitedeki yaşamımda ben de o kadar içe kapanıktım ki hoşlandığım kızlara açılamamıştım. Lisedeyken nöbetçi masasına, “Şerif, …’yı seviyor diye yazmıştım. Aslında ben Şeyda demek istemiştim ama Nejla ve Sevilay isimleri de bu kalıba uymuş oldu. O zaman hangisi olduğu konusunda anlaşmazlığa düşen bu üçlünün karşısında ecel terleri döktüğümü hatırlıyorum. Üniversitede ise âşık olduğum iki kıza mektup yazmış, üçüncüsüne telefonla zorla söyleyebilmiştim. Daha sonra otobüs durağında bir kıza evlenme teklif ettiğim de oldu. Yani utangaçlığımı aşmamda mesleğimin rolü büyük. Bu arada üç girişimimde de olumlu cevap alamadığımı belirteyim merak edenler için…
— Başkasının çoraplarını, ceketlerini, diğer kıyafetlerini dalgınlıkla alıp gidiyorsunuz. İkisi farklı renkli çoraplar giyiyor, kendi eviniz diye başkalarının kapısını çalıyorsunuz. Şerif’i bu kadar dalgın yapan ne?
Filozof değilim ama dalgın olduğum doğru. Hattâ canciğer arkadaşlarımın ismini bile unutabilirim. Belki dikkatsizliğimden kaynaklanıyordur. Bazı bilgileri hafızam kaydediyor ama basit konulara fazla kafa yormuyorum sanırım. İstanbul’a taşındığım ilk günlerde oturduğum evi dört beş denemede bulduğumu hatırlarım. Evlerin kapısını karıştırmam da şöyle oldu. Bizim gazete işhanının üçüncü, oturduğum daire de apartmanın ikinci katında. Asansörde üçüncü kat düğmesine basmışım. Bütün dairelerin kapısı da aynı olunca anahtarı sokup çevirmiştim. Açılmamıştı. Tıkırtıyı duyan üst kat komşumun hanımı, “Canım açamadın mı, geliyorum.” deyince, “Bizim hanım böyle uluorta ‘canım’ demez,” diye düşünürken kapının açılmasıyla kapanması bir oldu. Üstelik bu durum farklı zamanlarda birkaç defa tekrar edince, bir tatsızlık çıkmadan konuyu komşuma anlatayım dedim. Arkadaş, “Ya o sapık sen miydin?” diyerek şaşkınlığını dile getirmişti. İşyerinin üçüncü katta oluşu sebebiyle bu hatayı yaptığımı anlatıncaya kadar akla karayı seçmiştim. Allah’tan o arkadaş da bizim gazetede çalışıyor ve beni tanıyordu da ucuz atlattım.
— İş yerinde masanız hep dağınık, çekmecelerinizde de ne aransa bulunur. Kısacası düzenli biri sayılmazsınız. Bir boşvermişlik içinde gibisiniz sanki. Hayat sizce nedir? Sizin anladığınız manada diğer insanlar hayatı çok mu ciddiye alıyor?
Evet, bence hayatı çok ciddiye alıyor insanlar genellikle. Bense fazla ciddiye almıyorum dediğiniz gibi, çünkü o durumda kötü olaylarla karşılaşınca üzülebilirsiniz, moraliniz bozulabilir. Halbuki kader, bir imtihanın son durumudur. Moralimizi yüksek tutarak bu imtihandan geçer not alabiliriz. Bu da duayla, bize göre kötü gibi görünen konularda, “Bizim bilmediğimiz, Allah’ın bildiği hayırlar vardır.” şeklinde düşünmekle olur. Bu demek değildir ki üzüntülü arkadaşları teselli etmeyelim. Elimden gelen bir şey olursa yapmaya çalışıyorum. Tanımadığım insanlara bile bu anlamda yardımlarım olmuştur, söylemesi ayıp ama…
—Dalgın, dağınık, biraz da sakar ama sonuçta tartışmasız iyi bir gazetecisiniz. Ödüllü, ses getiren haberlerde imzanız var. Bunu nasıl başarıyorsunuz?
İnanmayacaksınız belki, “Mütevazı olduğu için böyle konuşuyor.” diyeceksiniz fakat tamamen Allah’ın yönlendirmesiyle oldu diyebilirim. Mesela Rahmi Koç’la röportajımda sadece tek soru sormaya gitmiştim ama neşeli bir gününe rastladığımdan koskoca bir röportaj çıktı. Yine Nezih Demirkent Ödülü için gazetedeki bulunan bir stajer arkadaşın, “Abi sen çok iyi bir gazetecisin. Neden yarışmaya katılmıyorsun?” demesi üzerine başvurmuş, hattâ kazandığımı bildiren telefonda, “Şartları okumadığım için bilmiyorum, acaba hangi kategoride derece aldım?” diye düşünmüştüm. Hâlbuki tek kategori vardı ve ödül bir kişiye veriliyordu. Bunu bilmediğim için telefondaki kişiye hiç sevinç belirtisi göstermeden cevap vermiş olmalıyım ki sonucu fakslamayı teklif etmişti. Kazandığım ödülün ne kadar önemli olduğunu ertesi gün Dünya gazetesinin, “Nezih Demirkent Ödülü Erdikici’nin” manşetiyle öğrenmiş, daha sonra bizim gazetedeki haber toplantısına giden ekonomi editörümüze sözkonusu gazeteyi vermiştim. Bu yüzden genel yayın müdürümüzden, “Neden zamanında haber vermiyorsunuz?” diye azar işitmiş, ödül haberi bizde ertesi gün yayımlanmıştı.
Bir de meraklıyım, çünkü gazeteci meraklı olmalı ve haberi sonuna kadar takip etmelidir. Bazen tek cümle bile büyük bir haber için yola çıkmamıza sebep olur. Mesela Nezih Demirkent Ödülü kazandıran haberi, tuvalette bulduğum bir gazetedeki bir cümlenin beni harekete geçirmesiyle yazmıştım. “İflas eden firma vergi rekortmeni oldu” cümlesi, haberime zemin teşkil etmişti. Bir de iyi gazeteci olmak için konuya hâkim olmak, soruyu güzel sormak önemli. Biliyorsunuz Sokrates, ününü soru sormakla yapmıştı. Her zaman en korkulacak kişiler, soru soranlardır. Bir soru bin cevaptan güçlü olabilir.
— Ailenizle, eşinizle aranızdaki bağı merak ediyorum. Şerif’i nasıl görüyorlar? Onlara katlanılması zor bir kişiliğe mi sahipsiniz? Hayata boşvermiş gibi duran Şerif’i nasıl görüyorlar?
Evet, kızıyorlar. Özellikle fanilamın dışarıya sarkmasına ve dağınık olmama. Eşim, “Seninle boşanırsak sebebi bu olacak.” der zaman zaman. Ayrıca borsada hatırı sayılır bir para kaybedişimi de unutmamak lazım. Buna karşılık yumuşak başlı oluşum, hanımla birlikteliğimde sesimi yükselttiğim anların bir ya da ikiyi geçmeyişinin bunu dengelediğini düşünüyorum.
— Bakımı zor, özel durumları olan bir çocuğun babasısınız. Bu nasıl bir duygu? İnsana kattığı olumlu yanları var mı?
Aslında siz iyi bir gazetecisiniz. Sorularınız gerçekten canalıcı. Evet, öncelikle yaratılışımızı ve imtihanımızı, her şeyin Allah’tan olduğunu hatırlayacak olursak bu duruma şükretmemiz gerekir. Böyle zor bir imtihandan geçmiş olmak, öbür dünyada bizi kurtarabilir. Ayrıca insan bu durumu yaşayınca hayata biraz daha farklı bakıyor. Hattâ ben bir önceki soruda sözü edilen başarılarımı, Allah’ın bu zor imtihana karşı verdiği bonuslar olarak düşünüyorum.
— İzmir’de gazeteciliğe başladınız, sonra İstanbul geldi, şimdi tekrar İzmir’desiniz. Bu gidiş gelişleri nasıl değerlendiriyorsunuz? İzmir gazeteciliğiyle İstanbul’u karşılaştırsanız ne söylersiniz?
Dağlar kadar fark var. İstanbul bu işin kaynağı, merkezi. Orada haberlerinizin değerlendirilme ihtimali daha yüksek fakat bu aynı zamanda İzmir’in avantajı. Haberlerinizin yayımlanmasının zor olduğunu bildiğinizden daha çok çalışmanız gerekiyor, böylelikle ustalaşıyorsunuz. Araştırırsanız, İzmirli gazetecilerin Babıâli’de oldukça güçlü olduğunu görürsünüz. Bence gazetecilikte yükselmek isteniyorsa İstanbul’a gidilmeli.
Gidiş gelişlere gelince, benimki daha başarılı olmak ve gazetecilikte ilerlemek içindi ancak çocuğumun durumu sebebiyle sıkıntılar çeken eşimin desteğe ihtiyacı vardı. Ben de kariyer yerine ailemi tercih ettim. Pişman mıyım? Hayır. Sonuçta gazeteci, her yerde ekmeğini taştan çıkarmasını bilmeli.
— Röportaj yaptığınız önemli işadamlarıyla dostluğunuz devam ediyor mu? Mesela Koç’larla… Telefonlaşıyor musunuz?
Beni gördüklerinde tanırlar. Ali Koç, arkadaşlarına, “Babamın dostu.” diyerek tanıtır. Rahmi Koç da beni gördüğünde halimi hatırımı sorar. İzmir’e geldiğimde irtibatımız biraz koptu fakat bu sorudan sonra telefon edeceğime söz veriyorum.
— Bu söyleşi, sizin için yazılmış bir kitapta yer alacak. Nasıl karşıladınız kitabı? Kendinizi, hakkında kitap yazılacak kadar önemli buluyor musunuz? Bu kitabın okuyucuya vereceği nedir sizce? Onlar Şerif’i nasıl değerlendirmeli?
Şaşırdım aslında. Kitap konusu olacak biri olsaydım kendim yazardım. Şansım ise gazeteci ve kitap yazabilecek bir arkadaşımın olması sanırım. Bu kitabın okuyucuya vereceği şeyin, biraz mutluluk ve gülümseme olmasını istiyorum. Şerif’i nasıl değerlendirsinler? Biz gazeteciler her zaman deriz ya, ‘Yorumcu değil, haberciyiz’ diye. Yorumu okuyucuya bırakırız. Bırakalım okuyucu nasıl isterse değerlendirsin. Burada yine Sokrates’e dönmek istiyorum. Atinalı birinin Delphoi’deki kâhine, en bilge kişinin kim olduğunu sorduğu anlatılır. Kâhin, Sokrates cevabını verir. Sokrates bunu duyduğunda şaşırır. Doğru şehre gidip kendince ve başkalarınca çok akıllı bilinen bir adam bulur ve birkaç soru sorar. Adam kesin cevaplar veremeyince Sokrates, kâhinin aslında haklı olduğunu anlar. Yunus Emre’nin, dervişliğe uzanan yolda kendi makamını bilmediği gibi… Toplumumuzda o kadar çok insan var ki kitabı yazılacak. Elbette benim için, “İyi bir adamdı, dürüsttü.” denilmesi de hoşuma gider.
http://www.kahramanserif.netBu haber 02/10/2009 tarihinde eklenmiştir.